Başvuruya gidiyoruz




Evlat edinmek için başvuru yapmaya gittiğimiz o Temmuz gününü hiç unutmuyorum. Arabada Lefkoşa’ya doğru yol alırken heyecanlı, korkmuş ve gergindim. Başkente doğru yol aldığımız o bir saatin ilk yarım saati hiç konuşmadık. İlk konuştuğumda ise zihnimdeki ilk korkutucu cümle fırlayıverdi 

“Kabul edilmeyeceğiz bence…”

Nezih’in bana cevap verdiği birkaç saniyelik süre o kadar uzun geldi ki, şimdi o anları hatırladığımda bile sanki yarım saat sonra cevaplamış gibi geliyor. Aslında neden bu kadar uzun sürmüş gibi geldiğini anlayabiliyorum. Fikrimi söylemek değildi aslında yaptığım. Nezih’in aksini söylemesini istiyor ve içimdeki reddedilme korkusunu yatıştırmasını umuyordum. Ama tahmin edeceğiniz gibi öyle olmadı. “Bence de” diyerek yarama tuz bastı ve yüreğimin ne kadar acıdığını fark etmeden araba sürmeye devam etti.

Eğer beni tanısaydınız, yüzümden her şeyi okuyabileceğinizi bilirdiniz. Hiçbir zaman duygularını saklayabilen biri olamadım. Hatta gençken, bunun üzerinde çalışmışlığım bile oldu ama başarılı olamadım. Mimiklerim, içimdekileri hemen ortaya döken, bazen hain bulduğum mimiklerim her şeyi çabucak ortaya seriverdi. İşte o gün, eğer Nezih yoldan başını bir iki saniyeliğine bana çevirmiş olsaydı, verdiği cevabın yarattığı acıyı görebilirdi.

Lefkoşa’yı pek bilmediğimizden, önce Sosyal Hizmetler Kurumunun yerini aramak ve bulmak zorunda kaldık. Kurumu bulup park yerinde arabadan inerken ben epey stresliydim ama Nezih bana göre çok daha iyi durumdaydı. Ona ; “Sen nasıl böyle rahatsın, ben titriyorum,” dediğimde; “Yoo, ben de heyecanlıyım,” deyip konuyu kapatıyordu. Merdivenlerden çıkıp bir kadınla karşılaştık. Evlat edinmek için ne yapmamız gerektiğini öğrenmek ve prosedür için bilgi almaya geldiğimizi söyledim. O bizi Bayan M.’ye yönlendirdi. Bayan M. bizi masasının hemen önündeki karşılıklı koltuklara davet ederek konuşmaya başladı.

Burada hikâyemize ara vererek bir bilgi daha paylaşmak istiyorum: Bizim kabul edilmeyeceğimize dair inancımız, kendimize güvensizliğimizden ya da şartlarımızın yetersiz oluşundan kaynaklanmadı. Her ne kadar Kıbrıs kardeş vatanımız olsa da, bizler burada yabancı uyruklu olarak görülüyor, çalışma izni ile çalışıyor ve bir vatandaş gibi aklımıza esen kuruma hemen gidip başvuramıyorduk. Daha önceden yaptığım tüm araştırmalardan, hem kurumun internet sitesinde öyle yazdığından, hem de danıştığım ve bu konuda yardım istediğim hatırı sayılır kişiler tarafından buradan evlat edinebilmemiz için vatandaş olmamız gerektiğini biliyorduk. Vatandaşlık, burada evlat edinme mevzusu için önemli bir detaydı.




Bayan M.’nin karşısında otururken sorduğu ilk soru tam da bu oldu.

“Türk’sünüz değil mi? Vatandaşlık var mı?”

Başımı öne eğip gözlerimi kaçırarak cevap verdiğimde, alacağım cevabı çok iyi biliyordum.

“Hayır, vatandaş değiliz…”

İşte tam o anda hiç beklemediğimiz bir şey gerçekleşti ve Bayan M. özellikle beni çok şaşırtarak artık vatandaşlık aramadıklarını ve başvuru yapabileceğimizi söyledi. Hemen gözlerim doldu. “Neziiih!” diye hafifçe yüksek ve gülerek bağırdığımı hatırlıyorum. O odada sadece on dakika kaldık ama sanki bana Bayan M. İle saatler geçirmişiz gibi geliyor. Bayan M. bize bir kâğıt vererek yolladığında, merdivenlerden inerken arkamı dönüp bir an için Nezih’e baktım. Yüzünde öyle büyük bir şaşkınlık ve dehşet vardı ki, anlatamam. Tam o anda rahatlığının sebebini birden idrak ediverdim. O, kabul edileceğimizi hiç düşünmemişti. O, ret cevabı alıp beni eve geri götüreceğini düşünüyordu. Merdivenlerde durup onun yüz ifadesine kahkahalarla güldüm. Bir yandan da göz pınarlarımda biriken sevinç gözyaşlarımın akıp makyajımı bozmaması için çaba sarf ediyordum.

Bayan M. nin bize yazdığı kâğıtta bir isim ve numara yazılıydı. Bu isim, yaşadığımız şehirdeki Sosyal Hizmetler Kurumunun müdürünün ismi ve numarasıydı. Başvuruyu oraya yapabileceğimizi, bizi kısacık sürede çok sevdiğini ve başvurumuzun olumlu olacağına dair umudu olduğunu sözlerine ekleyerek yazdığı o kâğıdı, sanki bir hazineymiş gibi elimde sakladım. Önümüzde bir görüşme daha olduğundan, arabada geri dönerken üşüşen gözyaşlarımı merdivenlerde yaptığım gibi geri savurmak için uğraştım. Bir yandan da kendime ağlamak için çok erken olduğunu, bunun da zamanı geleceğini söylenip duruyordum. Diğer yandan, Nezih’in şaşkınlığı çokça eğlenmeme neden oluyordu. Gerekli gereksiz, olur olmadık detayları konuştuğumuz bir saatlik yolculuk sonrası buradaki, Magosa’daki kuruma adım attığımızda, asansörün kapısı açılmadan hemen önce derin bir nefes aldım ve yine dilimde dualarla içeriye girdim.

O gün, içeri girerken olayların bu şekilde gelişeceğini elbette bilmiyorduk. Süreç o kadar hızlı başladı ki, çıktığımızda bir şişe şarabı on dakikada içmiş kadar sarhoş olmuş hissediyordum. Müdire hanım bizimle konuştuktan on beş dakika sonra bize bir psikolog atadı ve evlat edinme sürecimiz resmi olarak olmasa da o gün başlamış oldu. Psikoloğumuz Bayan D. ile ilk sohbet etme fırsatı bulduğumuz, aynı zamanda sürecin nasıl işlediğini öğrendiğimiz ve istenilen evrak listesini aldığımız o gün, evlat edinme yolunda yaşadığımız bana göre en mutlu gündü.

Sonraki günlerin aynı mutlulukla devam ettiğini söylemeyi çok isterdim ama ne yazık ki öyle olmadı. Evrakları toplamamız, araya giren bayram tatili sebebiyle bir ayı buldu. Sağlık raporu almak için yine başkentteki devlet hastanesine gitmemiz gerekti ve çalışma izni için aldığımız sağlık raporundan farklı olarak birçok teste tabi tutulmamız gerekiyordu. Kıbrıs işlerin yavaş işlediği bir yer. Bu sebeple başımıza gelecekleri önceden biraz biliyorduk ama şüphesiz bu kadarını beklemiyorduk. Tam bir ay sonra psikoloğumuzun kapısını çalıp evrakları teslim ettiğimiz gün resmi başvurumuz başlamış oldu. İşler resmiyete dökülünce, bu kez bir tarih belirlendi ve bizimle belirlediğimiz tarihte görüşmek istediğini söyledi. İlk sohbetimizde anlattıklarından biliyordum ki, bu görüşme psikolojik olarak anne baba olmaya yeterli olup olamadığımızı belirleyecek kritik önem taşıyan bir görüşme olacaktı. Eğer görüşme olumlu geçerse, psikolog bunu raporlayacak ve bu kez de ev ziyareti yaparak, bir çocuğa uygun şartlarda yaşayıp yaşamadığımız konusunda bizi tekrar denetleyecekti.

Aslında görüşmeler ve ev ziyaretleri habersiz yapılan baskınlar şeklinde oluyordu ama ikimizde çalışıyor olduğumuzdan bunu tarihlerle belirlemek zorunda kalmıştı. Psikoloğun ofisindeki görüşme seansına giderken çok gergindim. Ama bu gerginlik, daha önce başvuruya gidişimdeki gibi bir heyecan taşımıyordu. Üzerime sırtlandığım gerginlik bu kez agresif bir gerginlikti. Ofise girip koltuğa oturduğum ana kadar kendime sürekli “kendin ol” diye fısıldayıp durdum. Tarihi daha önce bildiğimden, uykularım hep bozuk, stresim tavan yapmış durumdaydı. İş yerindeki arkadaşlarım bana ihtiyacım olan her türden morali fazlasıyla vermesine rağmen, kendimi bir türlü sakinleştiremiyordum.

Denetlenmek, oldum olası beni sıkıntıya sokmuştur. Özellikle orada otururken, ağzımdan çıkacak her kelimenin ciddi önem taşıdığının bilincindeyken işler daha da zorlaştı. Bizim konuşmak için cesur olmadığımızı ve stresli olduğumuzu anlayan Bayan D. önce soru cevap şeklinde başladı. İlk yarım saat böyle ilerledi ve benim buna daha fazla katlanamayışımla son buldu.

Evet, tam da riskli bir görüşmenin ortasında rest çekip içimin şiştiğini söyledim. Bayan D. önce biraz şaşırdı ama şaşkınlığını bana göre büyük bir ustalıkla gizledi ve devam etmem için beni teşvik etti. Ona günlerdir aklımdan belki de binlerce soru geçtiğini, bize sorabileceği her türden soruyu düşündüğümü ve buna uygun cevaplar aradığımı ve hatta hazırladığımı ama bunun beni strese soktuğunu söyleyiverdim. Çünkü aklında sürekli cevap tasarlayan o kişi, gerçekte ben değildim. Ona bir çocuk konusunda cahil olduğumuzu, bu konuda tecrübesiz olduğumuzu kabul ettiğimizi ama gelişmek için elimizden ne gelirse yapacağımızı anlattım. Hatta gözlerinin içine bakarak eğer ihtiyacımız olursa yanımızda olup olmayacağını sordum. Ona okul hayatımı, okulun beni nasıl sıktığını ama okumayı ne kadar sevdiğimi, işimi, hayat hakkındaki düşüncelerimin bir kısmını, kedilerimi,  anne olma konusundaki bazı endişelerimi ve eşimle aramızdaki ilişkiyi naklettim. Benim konuştuğum kadar Nezih’i de konuşturdu. Ve yaklaşık bir buçuk saat sonra görüşmeden çıktığımızda, penye elbisemin sırtı terden sırılsıklamdı.




Görüşmenin olduğu gün, seansın son on beş dakikasını bilgisayardaki formu doldurmakla geçirdik. Sonradan öğrendik ki, o form sadece seans olumlu geçerse dolduruluyormuş. Ama bu bize bir sonraki görüşmemizde söylendi. Oysa ben bir sonraki görüşmeye kadar, seansımızın olumlu geçmediğine, çok konuştuğuma ve onay alamayacağımıza inanarak kendimi yemiştim.

İkinci görüşmede onaylandığımızı duyunca sevinçten neredeyse delirdim. Çünkü bize anlatılana göre, psikoloğun yazacağı onay raporu, dosyadaki en önemli belgelerin başında geliyordu. Ve sınıfı geçmiştik. İkinci seansta bizden ev ziyareti yapmak için bir aylık bir takvim istedi. Yazdırdığımız tarihlerden birinde gelip ev denetlemesi yapacaktı. Biz de o ay izinli olduğumuz tarihleri yazdırarak heyecan içinde beklemeye başladık ama o tarih bir türlü gelmek bilmedi. Beş hafta boyunca her izin günümüzde, sabah erkenden kalkıp evi ve kendimizi derleyip toparladık. Temizlik işini bir önceki gün hallettiğimizden, kalkar kalkmaz acele olanından bir kahvaltı yapıp öylece bekledik. Hiçbir yere gitmeden, hiç kimseye söz vermeden yaşanan bir buçuk ay…

Altıncı haftanın izin gününde sabah her zamankinden daha da erken kalktım. Kahvaltıdan sonra bir duş alıp saçlarımı maşalamayı bitirdiğimde, saat neredeyse dokuz olmuştu. Bir rimel ve rujla tamamladığım hafif makyajıma bakarken, belki de hiç gerçekleşmeyecek bir rüyanın içinde olduğumu düşünüyordum.


-devamı üçüncü bölümde-



Evlat edinme serüvenimiz- Hatice


Tam olarak hatırlamıyorum, ya nişanlıydık ya da yeni evlenmiştik. İlk bahsi o yıllarda geçmişti. Şayet durumumuz müsait olursa, kendi çocuğumuzun yanı sıra bir de evlat edinecektik ama evliliğimizin ilk beş yılında, çocuk sahibi olma fikrine bile pek yaklaşmamıştık. Yıllar ardı ardına geçerken, çocuğumuzun olmadığını kabullenmem biraz zaman aldı ancak, o konudaki sorgularım sanki kabullenişime bir direnç gibi devamlı karşıma dikiliyordu. Bazı yıllar çok rahat geçiyorken, bazı yılların çoğu ayı nefes alamayacağım bir düzeyde beni boğuyordu.

Nezih ile her konuda çok rahat konuşabilen, konuşmalarımızın havada kalmadığı, bir sonuca bağlayıp ilişkimizi yıpranmalardan koruyan bir çift olmamıza rağmen, bu konuda bir fikir birliği sağlayamadık. En olmadık, en beklemediğim yerden fikir ayrılığına düştük. Bana başkasının çocuğunu kabullenemeyeceğini, daha da önemlisi sevemeyeceğini söyledi. O an belki belli etmedim, belki isyan edip ses çıkartmadım ama kelimenin tam anlamıyla içimde bir şeyler paramparça oldu. Üzerine gidip birkaç soruyla bunun olabilirliğini açıklamaya çalıştım fakat çok nadir olmak üzere takındığı katı tutumunu hiçbir suretle kıramadım.

Aradan aylar geçti. Aslında tam olarak altı ay. Konuyu bir kez daha açtım. Bu sefer, cevabını verdiğini, bu konuda hala aynı şekilde düşündüğünü ve fikrini değiştirmeyi düşünmediğini söyledi. Onu kısacık cevapladım: “Peki Nezih.”

Yeniden beklemeye başladım. Onun sadece fikri kabullenmesi bile yeterdi ama tıpkı benim gibi, ben nasıl yapabileceğime inanıyorsam o da şiddetli bir biçimde yapamayacağına daha doğrusu sevemeyeceğine inanıyordu. Bir yanım onu zorlamanın doğru olmadığını, hislerine ve düşüncelerine saygı duymamı salık veriyordu ama diğer yanım bir amazon kadını gibi cenk sevdasına tutuşmuş, kesinlikle yatışmıyordu.

Altı ay sonra bir kez daha denedim. Bu konuyu bir daha açacağımı sanmadığını, benim de vazgeçtiğimi düşündüğünü ve tekrar sormama şaşırdığını söyledi. Sanırım ilk isyanım o zamana rastlar. Vazgeçmeyeceğimi, bunu yürekten hissettiğimi ve yapabileceğime inandığımı söyledim. O da bana sakince, kendi fikrinin değişmeyeceğini ve kendisinin de kararından vazgeçmeyeceğini söyledi. Üzerinden iki yıldan bile fazla bir zaman geçmesine rağmen bu kadar net hatırladığım ender anılarımdandır: Hiçbir şey söylemeden sadece yüzüne baktım. İş, fikir ayrılığı meselesini geçip inatlaşmaya doğru gidiyordu ama bu, ikimizin de ilişkimiz için isteyebileceği son şeydi. Kalbimin çok kırıldığını ve Nezih’in yüzündeki ifadeyi hatırlıyorum. Ne söyleyebileceğimi bilmeden dakikalarca yüzüne baktım ve sonra, sanki bir anda birisi tarafından zihnime sokulmuş gibi şu kelimeler peydah oldu:

“Önüne öyle bir şey çıkartsın ki yaradan, bunu yapabileceğini sana sevgiyle göstersin. Çok inanıyorum buna, bunu yaşayacaksın ve bunun hakkında konuşacağız.”

Sonra balkondan içeri girip onu yalnız bıraktım.

Aradan yaklaşık sekiz ay geçti. Bu zaman zarfında taşınmış, şehir değiştirmiş ve yeni evimize alışmaya çalışıyorduk. Hiçbir suretle mevzusunu açmadığım konu aklıma geldikçe, sadece dua ettim: Onun kadar merhametli, hoşgörülü, sevgi dolu biri nasıl olurda böylesi bir şeye inandırırdı kendini. Yol göster, kalbindeki merhameti anlaması ve sevmek için kan bağına ihtiyacı olmadığını, sevgi kanalını anlaması ve açması için ona yardım et, dedim. Ve bir gün, uyanıp yeni kalktığım ve Nezih’i mutfakta bulduğum bir öğleden sonra her şey değişti.

Sabah ben uyurken bahçeden sesler geldiğini, bahçede bağırıp koşturarak ses yapan çocukları uyarmak için dışarı çıkıp öylece kalakaldığını anlatmaya başladı. Tam biraz azarlamak için ağzını açacakmış ki, dört yaşındaki bir kız, bir elini havaya kaldırıp “merhaba” demiş.

O dört yaşındaki kız, Hatice. Hayatımıza yön veren mühim bir kararda başrol. O, dualarımın cisim bulmuş hali. O, yardım istediğinde, yardım edildiğinin kanıtı. O, hala sevgiyle andığımız ve hayatım boyunca dua edeceğim küçük bir bilge. Bir adamın kalbine ince ince sızarak ona kendi potansiyelini gösteren saf sevgi.

İlk karşılaşmalarından sonra sık sık Hatice’yi dinlesem de, çalışma saatlerimin değişkenliğinden ötürü, tanışmamız birkaç hafta sonrasına denk geldi. Ama geçen süre zarfında Nezih’i nasıl etkilediğini ve gün be gün değiştirdiğini fark edebiliyordum. Artık neredeyse her gün, onunla yaşadığı bir diyalog masa sohbetlerimizi şenlendiriyor, sevdiğim adamın uyanan kanalını müthiş bir hazla gözlemliyordum. Derken, bir gün bahçede bir kımıltı ve biraz da fısıltı duydum:

“Gel, burnunu sileyim.”

Güçlü’yle aralarında olsa olsa dört beş kilo vardı. Zayıfça, narin bir kızcık. Elindeki peçeteyi Güçlü’nün burnuna dayamış, diğer eliyle de kaçmaması için sırtından yere bastırırken tanıştım Hatice’yle. Beni görünce kediyi hemen bırakıp savunmaya geçti:

“Burnu akıyordu da, onu silmek istedim. Abi (Tanışıklığımız boyunca Nezih’in adını asla telaffuz edemedi.) silebilirsin dedi.

Ona dikkatli olmasını, burnunun silinmesinden pek hoşlanmadığını, bazen patisini kaldırıp onu tırnaklarıyla çizebileceğini anlattım. Aynı zamanda yanına gidip Güçlü’yü yanıma çağırarak nasıl yapabileceğini gösterdim. Deneyip deneyemeceğini sorduğunda ise yapması için izin verdim. O kediye eğilip tüm çabasıyla işini doğru yapmaya çalışırken, ben onu uzun uzun seyrettim. Açık kumral saçlarına vuran güneş altın yansımalarla çehresini aydınlatırken, Nezih’i dönüştüren küçük ama etkili o şeye merakla baktım.



Sonraki günlerde sık sık bizi ziyaret etti. Hatta bir gün uyanıp yine mutfağa geldiğimde, küçük hanımı kocamla kahvaltı ederken buldum. Peyniri çok seviyordu ve yarım kâse peyniri ekmeksiz yiyebiliyordu. Başka bir gün, ilişkimiz artık iyice ilerlediğinde, benimle çalışma odama bile geldi. Ben usul usul dikiş dikerken o da çok ilginç ve komik bulduğu çizim defterimi inceledi, yorumlar yaptı, bazen de küçük kahkahalarla kalbimi şenlendirdi. Şimdi ne zaman bu serinin çizimlerine baksam aklıma tatlı Hatice geliyor. Sürekli havucunu arayan tavşanı ablasına anlatışını hala anımsıyorum. Odada onunla vakit geçirdiğim o gün, acaba yapabilir miyim sorularının hepsi son buldu. Bir ön gösterim şansı yakalamış gibi tüm dakikaları büyük bir sevgi ve heyecanla yaşadım. Bazen aklıma takılan acaba olursa, kendime hemen o günü hatırlatıyorum.



Birkaç ay Hatice ile saflaşan ve neşelenen hayatımız, izinli olduğum bir günün akşamında Nezih’in itirafıyla en büyük meyvesini verdi:

“Haklıymışsın, başka bir çocuğu da yürekten sevebilirmiş insan…”

Bu cümleyi duyduğumda nasıl bir mutluluk yaşadığımı az çok tahmin edebilirsiniz. O an bana verilecek hiçbir şey, aynı fikirde yıllar sonra buluşmanın hazzını veremezdi.  Ve bugün eminim ki, Nezih’i ikna etmek bana, cümlelerimin ya da isteğimin, arzumun gücüne kalsaydı bu denli başarılı bir fikir değişikliği olmazdı. Biliyorum ki; bir yanı hep eksik, acaba dolu ve rahatsız olurdu. Yaşadığı tecrübeden sonra onu neden sevdiğimi bir kez daha anımsayıp ona yeniden âşık oldum. Kısa bir süre için kendi potansiyeline arkasını dönse de, şimdi böyle yaptığı için şükrediyorum. Küçük tatlı Hatice’yi tanımamızı sağladığı aramızda tıpkı onunla ilk karşılaşmasında olduğu gibi, bir elimizi kaldırıp selamlaşma seremonisi yarattığı ve bu yazı dizisinin ilk kısmına ilham kaynağı olduğu için.

Nezih’in fikri kabullenemediği, Hatice’nin onun dönüştürdüğü dönemi yazıp yazmamayı epey düşündüm. Düşüncemi onunla paylaştığımda izin vererek değil ama izin verişindeki sebep beni mutlulukla şaşırttı:

“Benim gibi düşünüp fikrini değiştiren bir kişi bile olsa harika olur…”


Henüz fikren kabul ettiğimiz, ailemiz için sadece zihinsel bir süreç olan evlat edinme aşaması aslında tam da Nezih’in itirafıyla başlamış oldu. Yolumuz uzun, yorucu, bazen yıpratıcı, şaşırtıcı ve zordu. Ve başvuru için gitmeden, kendimize ilk önce bunun için söz verdik:


Vazgeçmeyeceğiz…



İlk mektup...



Hamileliğim, normal şartların epey üzerinde seyrediyor. Olurunun dokuz ay on gün olduğu düşünülünce, benimkinin bin doksan beş gün, yani üç yıl sürmesi tuhaf bir etki yaratıyor üzerimde. Düşüncelerim, duygularım karmakarışık. Sadece Nezih'i ikna etmem iki yılımı aldı. şimdi kimin ikna olmasını beklediğimi bilmiyorum. Kendim mi ikna etmeliyim acaba hala? Belki derinlerde bir yerde hazır değilim. Psikolog ve psikiyatrlar mı inandırılması gerekenler? Yoksa ikna etmem gereken kişi Tanrı mı?



Her yöne doğru ama çokça içeriye büküldüğün bir sorgu başlatan evlat edinme bahsi, bazen baharın taklit edilemez güzelliği gibi hoş rayihalar yaysa da bazen de kara kışın yaşam koşullarını zorlaştırdığı kadar soğuk ve yalnız hissettiriyor.


Bir sürü oyuncak diktim. Çalışma odamdaki bir sepetin içinde öylece bekliyorlar. Zaten odaya girmek içimden de gelmiyor artık. Neredeyse sekiz aydır karmakarışık olmuş haliyle, içimi yansıtırmışçasına, ölü bir bekleyişte. Zaman diğer her alanda hızla ilerler ama dosyamız mevzu bahis olduğunda donmuş gibi olduğundan, diktiğim oyuncakların bir kısmını dağıttım. Bayatlamalarına gönlüm müsaade etmediğinden. Mors alfabesi gibi, gizli hallerimi hapsettiğim oyuncaklar...






Yaşadığımız ev üç odalı. Bir odasını boşaltıp yerlerini parke yaptıralı dokuz ayı geçmiştir. "Odasını hazırlayabilirsiniz," diyen dil, "acele etmeyelim, bekleyelim," söylemleriyle ruhumu mengene gibi sıkıştırıyor fark etmeden.


İşten eve gelince Güçlü 'ye sarılıyorum her gün. Nefeslerimiz karışacak kadar yakın yatıyoruz. Onunla çalışmam bittiğinde, yüzünü seyretmeye başlıyorum. Yakını iyi göremediğim için sureti bulanık, sanki masalsılaşmış, hayal alemimde canlandırdığım bir şey gibi. Hırıltılı soluğunun arasında tıkırplamasını dinliyorum. "Tıkırp tıkırp tıkırp" diyor ardı ardına. Gövdesini okşarken usul usul, beni kimseyle paylaşamayan kedi oğlumun, gelmesini dört gözle beklediğim kızıma nasıl bir abi olacağını düşünüyorum...








Bir sabah alarm çalmadan uyanıveriyorum. O güzel rüyadan gelmek istemeyen zihnimi yeniden aynı düşe geri yollamak için üstün bir çaba sarf ediyorum. Olmuyor. Rüyamda Nezih'le evdeyiz. Etrafımızda mutlu görünen üç çocuk var. Bunu kahkahalarından ve neşeli kıkırdamalarından anlıyorum. Nezih'e bakıyorum. Sözsüz, bakışarak anlatıyor bana soracaklarımı. "Bunlar kim?" deyişime, "bunları verdiler" diyor zihnimin içinde. Ama kız istemiştik biz diye düşünüyor, yine de evimizi dolduran çocuk sesine şükrediyorum. Aniden kendimi sokak kapısını açarken buluyorum. Bir kız. İki yahut üç yaşında. Ay parlaklığında bir yüzü var. Gözleri iri ve ışıl ışıl. Çenesi hafifçe sivri. Koyu saçları omuzlarına dökülüyor. Sorusu beni uykumdan uyandıracak kadar canımı yakıyor ama gülümsemesini görebiliyorum.
"Beni ne zaman alacaksınız anne?"
Eğilip sarılıyorum, küçük bedeni kollarımın arasında kayboluyor, rüyamda bile yüreğimin sızladığını hatırlıyorum.








Dosyamıza atanan psikoloğumuz; "ben de tam sizi arayacaktım," diyor telefonda. Kalbim uzayın bilmediğim derinliklerine  fırlar gibi olurken, nefesimi tuttuğumu fark ediyorum. Üç yıllık bekleyişin bittiğini düşünüyorum sevinçle lakin duyduklarım kanımı çekiyor sanki damarlarımdan. Son bir psikolojik test daha talep ediyor.
Derin bir soluk aldığımı hatırlıyorum. Bitmiş, tüm aşamaları tamamlanmış denen dosyamızın neden bir kez daha teste tabi tutulduğunu anlamıyorum. Korkumu belli etmemeye uğraşan ses kontrol merkezim çökmüş gibi. Ancak benim anlayabileceğim bir ürkeklik var konuşmamda. Bir problem olup olmadığını soruyorum. "Yo, hayır hiçbir problem yok, yeni alınan kararlar doğrultusunda, uygulamaya yeni geçilmiş bir prosedür," diyor. Peki deyip ne yapmamız gerektiğini soruyorum. Süresi belirsiz yeni bir aşamaya girdiğimizi yavaşça idrak ederken, hafif bir yılgınlık duyumsuyorum.


Sabah altı. Heyecanla yola çıkmış, testin stresiyle tüm gece çalışmış olmamızın getirdiği yorgunluğu ve uykusuzluğu unutmuşuz. Sürekli soru cevap çalışıyoruz. Ortak paydada buluşmasına çabaladığımız yanıtlar, her soruda eksilmiş gibi duruyor. Test nasıl olacak, ne kadar sürecek bilmediğimizden, endişelerimizi görmezden gelip olumlu tutumumuzu korumak için didiniyoruz.
Saat dokuz buçuk. Önce ben giriyorum yüz yüze görüşmeye. Yirmi dakika sonra, çıkarken kapıda karşılaştığım kocama gülümsüyorum. Kendimce iyi geçti gibi geliyor, hem de sevdiceğime moral vermek istiyorum. Nezih yüz yüze görüşmesine henüz girmişken, beni bir masa ve sandalyenin olduğu başka, boş bir odaya alıyorlar. Önümde sayfalarca kağıt, üzerinde 566 soru ve bir de cevap anahtarı olan diğer bir kağıtla baş başa bırakıp gidiyorlar.
Üniversite sınavında kaç soru çözdüğümü düşünüyorum. Tek tercih yapıp tutturduğum o sınavla, yine tek tercihim olan bu sınavı kıyaslayıp tutturup tutturamayacağımı hesaplamaya çalışıyorum. Bir ara kendime ne yaptığımı soruyorum. Oradan başka bir yere akarken zihnim, etrafımdaki her şey silikleşiyor. Rüyamda seslenen kızımın sorusu yükseliyor en tepede, aklımdan geçen yüzlerce düşüncenin en tepesinde uçuyor ve manasız kıyaslarla harcadığım dakikalarıma yazıklanıp başlıyorum cevaplamaya: doğru, yanlış, yanlış, doğru, doğru, yanlış, yanlış, yanlış...








İş yerindeyiz. Bizi görenler heyecanlı. Testi soruyorlar. Nasıl geçtiğini, ne kadar sürdüğünü, zor olup olmadığını, sonuçları ne zaman alacağımızı. "Sabah yedide gittik, öğlen biri geçerken çıktık, sonuçları haftaya alacağız," derken gülümsüyorum. İyi geçtiğini ama 566 sorunun fazla geldiğini de ekliyorum. Gerekliliğini ve gereksizliğini anlatıyorum ama verdiğim cevaplar onlardan çok kendime gibi. Neşeliyiz. O gün neredeyse yetmiş kişiye anlatıyorum hiç üşenmeden. Kızımızı sadece biz değil, kaç kişi bekliyoruz, bilmiyorum. Ailelerimiz, dostlarımız, arkadaşlarımız ve iş arkadaşlarımız. Yüzü çoktan aştık, bir onu biliyorum.






Uykudan bacağımda bir yangı ve hafif ağrıyla uyanıyorum. Sağ bacağımın kaval kemiği üzerinde bir sinek-böcek ısırığı. Su toplamaya başlamış, belli ki mikrop kaptırmışım. Şişmeye başlıyor, davul gibi oluyor bacağım. üç gün rapor veriyor doktor, işe gidemezsin diyor. Akşam Nezih'i işe uğurladıktan sonra, salonun ortasına gelip duruyorum. Güçlü hemen sol bacağımın yanında, ne yapacağıma karar vermemi bekliyor. Eğer masaya geçip yazmaya başlarsam, o da bilgisayarın dibine kıvrılıp uyuyacak, koltuğa uzanırsam yanıma. Çapçap kızımız ise dışarı çıkma isteğini belirtmek için balkon kapısına koşup beklemeye başlıyor. Güçlü'ye de cazip gelmiş olmalı ki o da kardeşinin yanına yöneliyor. Onları dışarı çıkardıktan sonra meraklı bir anne gibi biraz arkalarından bakıp, beni gerçek anne yapmasını hayal ettiğim o yere, yerlerini parke yaptırdığımız odaya giriyorum. bir süre boş odanın içinde hayal kuruyorum, yatağı, oyuncakları, aldığım ve diktiğim her şeyi yerleştiriyorum. Düşlemenin sıcaklığı yavaş yavaş yerini gerçekliğin soğukluğuna bırakıyor. Boşluğu tüm çıplaklığıyla idrak ettiğimde, boş odanın tam ortasına oturup usul usul ağlıyorum.








"Edinmek" üzerine çok sık düşünüyorum. kelime yankılanıp büyüyor. Sözlükten bakıyorum; "kendine bir şeyi sağlamak, kendini bir şeye sahip kılmak" yazıyor. Eş olmadıklarını bildiğim halde, edinmek ve gereksinim kelimeleri eşleşiyor zihnimde. Kimseyi umursamadan onları eşanlamlı ilan ediyorum. Yazdığım bir kitap değil ki bu, içimde yankılanıp doğurganlığı sürekli artan ve beni ummadığım yerlere savuran duygularla mücadele ediyorum, onları nasıl eşleştirdiğim beni ilgilendirir diyorum. Evlat edinmek, bir istek bir arzu olmaktan çıkıp kendi içinde bilmediğim mesafeler kat ederken, ben de edinmeyi gereksinmeye çeviriyorum. İlk duyanlar; "ne kadar güzel bir şey yapıyorsunuz, ne büyük iyilik, ne büyük sevap" diyorlar. Oysa ben gelecek olanın, bize iyilik yaptığını düşünme eğilimindeyim. Benim ihtiyaç duymamla başlayan bu serüven, bu sebeple edinmekten çok gereksinim olarak yer ediyor içimde.








Son plaja gittiğimiz gün, denize girip çıktıktan sonra, kahve içmeye karar veriyoruz. Fincanı dudaklarında denizi seyreden Nezih'e bakıp; "Muhtemelen bu yaz, istediğimizi rahatça yapabildiğimiz son yaz," diyorum. Bana bakıp gülümsüyor; "Muhtemelen ve olsun artık," diyor. Havanın sıcaklığına, ruhumu sıcacık yapan kelimeler karışıyor. Başımı sevdiğim adamdan alıp denize çeviriyorum. Kendimi umutlu, mutlu, huzurlu ve sevgi dolu hissediyorum...


Bekliyorum, neyi beklediğimin tüm idrakiyle ve sevgiyle...






(Kızıma ilk mektup)